Boşanma Davası Nasıl Açılır ?

Bir hukuk davasında boşanma prosedürü , iki kişi arasındaki evliliğin sona ermesi için en az arzu edilen seçenek olabilir.

Karşılıklı rıza ile boşanmada tarafların anlayacağı konulardan herhangi birinde fikir birliğine varılamaması , eşlerin uzun süre ayrı kalmaları ve bir ilişki sürdürmemeleri veya boşanmak istememeleri halinde ortaya çıkar. prensip olarak.

izmir avukat, İzmir boşanma davası, İzmir boşanma avukatı, İzmir en iyi boşanma avukatı, aile avukatı, İzmir avukat, aile hukuku
izmir avukat, İzmir boşanma davası, İzmir boşanma avukatı, İzmir en iyi boşanma avukatı, aile avukatı, İzmir avukat, aile hukuku

Tavsiyemiz, önce deneyimli bir İzmir boşanma avukatı ‘nın yardımıyla diğer tarafla görüşmeye çalışmadan asla boşanma talebinde bulunmamaktır , çünkü böyle bir eylem çok fazla sinir kurtarabilir, zamandan ve aksi takdirde vereceğiniz önemli maddi kaynaklardan tasarruf sağlayabilir. zor mahkeme savaşı.

Dava yoluyla boşanma – kaçınılmaz olduğunda nasıl devam edilir?

Bu durumda akılcı ve en verimli çözüm her zaman iyi bir avukata yönelmektir . Ve bunun eşler arasındaki ilişki açık kişilerarası savaş aşamasına girmeden önce gerçekleşmesi son derece arzu edilir.

Tüm durumu, müvekkilinin pozisyonunun güçlü ve zayıf yönleri hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, Boşanma Avukatıboşanma evraklarını doldurmadan önce , gerekli delillerin toplanması, karşı tarafın karşı koyma kabiliyetinin sınırlandırılması ve hatta davanın açılması da dahil olmak üzere ciddi bir hazırlık yapılmalıdır. örneğin eşin saldırgan davranışlarını önlemek için belirli davalar, aile içi şiddet davaları gibi ek mahkeme işlemleri .

Bununla birlikte, her boşanma farklı olduğu için, farklıdır ve kesinlikle bireyseldir ve yine de, geniş deneyime sahip bir İzmir boşanma avukatı tarafından belirlenmesi gereken hareket tarzıdır .

Seçenekler nedir?

Her halükarda evliliğin bozulduğunun ispat edilmesi gerekir ve mahiyetine ve müvekkilin isteklerine göre hem eşin kusuru ile boşanma hem de tarafın istemediği boşanma davası açılabilir suçluluk / tipik sebep – uzun süreli ayrılık /.

Müvekkil diğer eşin kusuru nedeniyle boşanma talebinde bulunmak isterse, tüm artıları ve eksileri çok dikkatli bir şekilde düşünülmeli ve bu suçun uygun ve güvenilir kanıt araçlarıyla kanıtlanma olasılığı değerlendirilmelidir . Aksi takdirde iddianın geçerliliğini yitirme ve reddedilme gibi ciddi bir risk vardır.

Kanıtlanması son derece zor olan tipik bir evlilik ihlali vakası sadakatsizliktir. Uygun bir kanıt olmadığına inanmak için ciddi nedenler olmasına rağmen / çünkü sohbetler, e-postalar ve hatta fotoğraflar böyle kabul edilmemektedir /, ana hedefe kolayca dayanabilecek başka bir seçenek aramak daha iyidir – sona erdirme evlilik çok daha güvenli ve hızlı bir şekilde gerçekleştirilecek.

Ne kadar sürer?

Bu, kendine saygısı olan herhangi bir avukatın müvekkilinin davasıyla ilgili en küçük ayrıntıyı bile bilmeden yanıtlamaktan kaçınacağı, yanıtlanması son derece karmaşık bir sorudur. Prosedürü geliştirmek için yasal bir son tarih olmadığı gerçeğiyle başlayalım .

Genellikle kanıt sağlanması aylarca ön çalışma gerektirir, o zaman davalıya belgelerin sunulması için her türlü komplikasyon olabilir – ikincisi saklanıyor veya adresi bilinmiyor veya yurtdışında, bu mahkemeye ek talepler gerektiriyor. adresler hakkında bilgi, bir ülkeden ayrılmak, Devlet Gazetesi ile çağrı yapmak, kamu savunucularının atanması vb.

Bütün bunlar, böyle bir boşanmanın ne kadar süreceği sorusunun cevabını, son derece uzmanlaşmış ve deneyimli avukatlar için bile son derece zorlaştırıyor .

Bu nedenle, bir avukat karşılıklı rıza ile olmamak kaydıyla size hızlı bir boşanma sözü veriyorsa, ya boşanma tecrübesi yoktur ya da avukat ücretini almak için acelesi vardır, müvekkillerini yanıltmak için çok iyi bilir, boşanma hiç hızlı olmayacak..

Görüldüğü gibi bu işlem ne kolay, ne hızlı, ne de ucuz ve gerçekten de deneyimli bir İzmir boşanma avukatı karşılıklı rıza ile evliliğinizi bitirmenize yardımcı olacak hizmetlerine başvurmaya değer .

Boşanma Davasında Tazminat – İzmir Boşanma Avukatı

Kanun koyucu, MK. md. 174’de, boşanma sonucunda maddi ve manevi zarara uğrayan tarafın, belirli koşullar altında, karşı taraftan tazminat talep edebileceğini hükme bağlamıştır. MK. md. 174/I göre, “mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir tazminat isteyebilir’’. Boşanma sonucunda mevcut veya beklenen menfaatleri zarar gören davacı tarafın, karşı taraftan maddi tazminat talebinde bulunabilmesi için, her şeyden önce, davalı tarafın kusurlu olması zorunludur. Örneğin, boşanma davasının sebebi akıl hastalığı ise, akıl hastası olan taraftan, davacı tarafın maddi tazminat talep etmesi hukuken mümkün değildir.

Boşanan taraflardan kusursuz veya az kusurlu olan davacı tarafın, davalı taraftan maddi tazminat talebinde bulunabilmesi için, ayrıca boşanmadan dolayı mevcut bir menfaatinin yada beklenen bir menfaatinin zarar görmüş (zedelenmiş) olması zorunludur. Mevcut menfaatlerden maksat, boşanan tarafın evlilik birliği devam etseydi, bundan elde etmeye devam edeceği maddi menfaatlerdir.

Hakim, boşanma sonucunda maddi tazminata karar verirken, maddi tazminat talep eden tarafın ileri sürmüş olduğu her vakıayı ayrı olarak özenle değerlendirmeye tabi tutmalıdır. Zira, talep edilen maddi tazminata ilişkin olarak ileri sürülen her sebep, boşanmanın neticesinde ortaya çıkan maddi zararın uygun bir sebebi olmayabilir.

Medeni Kanun madde 178’ de, “evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zaman aşımına uğrar’’ demekle, boşanma sonucunda ortaya çıkan maddi tazminata ilişkin talebin hem boşanma davasıyla hem de boşanma davası kesinleştikten sonra bir yıl içinde kullanılabileceğini dolaylı olsa da ifade etmiş olmaktadır.

Hakim, maddi zarar miktarının hesaplanmasında, özellikle, hakkaniyeti, tarafların kusurlarının yoğunluğunu, eğitim seviyeleri, yaşlarını, sosyal durumlarını, tekrar bir evlilik yapıp yapamayacaklarını ve tazminat miktarının her hangi bir sebepsiz zenginleşmeye sebebiyet verip vermediğini, özenle dikkate almalıdır. Ancak, hakim, kanun koyucunun kendine tanımış olduğu taktir yetkisini kullanarak ve mevcut delilleri değerlendirerek, her zaman, talep edilen maddi tazminat miktarından daha az bir tazminat miktarına hükmedebilir.

Boşanan tarafların da, maddi tazminatın ödenme şeklini aralarında kararlaştırmaları her zaman mümkündür. Ancak, tarafların bu konuda yapmış olduğu anlaşmanın ayrıca hakim tarafından da onaylanması yasal bir zorunluluktur.

Kanun koyucu, Medeni Kanun’da, boşanmada maddi tazminatla beraber manevi tazminatı da düzenlemiştir. Zira, boşanma durumunda, boşanan tarafların sadece mevcut veya gelecekteki maddi menfaatleri değil, aynı zamanda, kişilik hakları da zarar görebilir. Davacının kişilik haklarına zarar verdiğini iddia ettiği ve boşanmaya da sebep olan karşı tarafın kusurlu davranışı, manevi zararın uygun bir sonucu olmalıdır. Kişilik hakkında meydana gelen eksilmenin hesaplanması, işin mahiyeti gereği, maddi zararların hesaplanmasına nazaran genellikle daha zordur. Nitekim, bu düşüncelerden hareket eden kanun koyucu da, MK. md. 174/II‘ de‚ ‘‘boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir‘‘ diyerek, bu konuda hakime geniş bir taktir yetkisi tanımıştır.

Boşanma davasında tazminat nafaka ve diğer mali hak ve yükümlülükler hakkında daha detaylı bilgi edinmek için boşanma avukatı alanında hukuk büromuza başvurmanızı tavsiye ederiz.

Boşanma Davasında Nafaka

Evlilik birliğinin sona ermesiyle, boşanan taraflardan birisinin yoksulluğa düşmesi genellikle muhtemeldir. Ülkemizde boşanmada yoksulluğa düşen taraf, ülkenin sosyal ve ekonomik yapısından dolayı, genellikle kadınlar olmaktadır.

TMK 169. maddesine göre hâkim boşanma veya ayrılık davası süresince özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri görevinden ötürü (resen) alır.

Boşanma veya ayrılık davalarında tedbir nafakası verilirken kusur durumu göz önünde tutulmamalıdır. Yani tedbir nafakası isteyen tam kusurlu olsa bile lehine tedbir nafakasına hükmetmek gerekmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2.11.2011 günlü 2011/2-533 esas, 2011/670 karar sayılı hükmünde; “hâkimin davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, mallarının yönetimine ilişkin geçici önlemleri, bu konuda talebin varlığı aranmaksızın, resen alması gerekir. Bu geçici önlemlerden birisi de tedbir nafakasına hükmedilmesidir. Tedbir nafakası, talebe bağlı olmaksızın (re’sen) takdir edilir ve geçici bir önlem olarak davanın başından itibaren, karar kesinleşinceye kadar hüküm altına alınır. Dolayısıyla, tedbir nafakası takdirine ilişkin kararın, davanın açıldığı tarih itibariyle tarafların ekonomik sosyal durumlarına ilişkin araştırma sonuçlarının dosyaya gelişini takiben hemen verilmesi gerekir. Bu aşamada tarafların kusur durumu belirlenmediğine göre verilecek kararda kusur bir ölçüt olarak alınamayacağı gibi, sonuçta nihai karar verilirken kusur durumunun belirlenmiş olması da tedbir nafakasının kaldırılmasını ya da ödenenlerin geri alınmasını gerektirmez. Zira tarafların “kusur durumu” hiçbir şekilde tedbir nafakasının takdirine etkili unsur değildir. Dahası kanunda, hâkimin geçici bir önlem olarak tedbir nafakasına hükmedebilmesi için, tarafların kusurlu olup olmamaları bir unsur olarak yer almamakta; hangisinin daha az ya da çok kusurlu olduğunun belirlenmesi yönünde bir koşul da öngörülmemektedir” denilmektedir.

6284 sayılı Ailenin Korunmasına ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine İlişkin Kanun’un 18. maddesine göre de şiddet mağduruna koruma amaçlı bir nafaka bağlanmaktadır. Bu Kanun’a göre verilen nafaka kararı alacaklısının ve borçlusunun yerleşim yeri icra müdürlüğüne re’sen gönderilmektedir. Ayrıca nafaka ödemekle yükümlü olan kişinin Sosyal Güvenlik Kurumu ile bağlantısı durumunda, korunan kişinin başvurusu aranmaksızın nafaka, ilgilinin aylık maaş ya da ücretinden icra müdürlüğü tarafından tahsil edilir. İcra müdürlüklerinin nafakanın tahsiline ilişkin posta giderleri C. Başsavcılığı’nın suçüstü ödeneği ile ödenir.

Hakimin yoksulluk nafakasını boşanan taraflardan birisi lehine hükmedebilmesi için, öncelikle, yoksulluk nafakasının yoksulluğa düşen veya düşecek olan tarafça talep edilmesi gerekir (MK. md. 175/I). Hakim, boşanma sonucunda yoksulluğa düşmüş veya düşecek olan taraftan her hangi bir yoksulluk nafakası talebiyle karşılaşmadan, resen bu yönde her hangi bir karar veremez. Ancak, Yargıtay, vermiş olduğu bazı kararlarında 58, ‘‘davacı ev hanımıdır, bir işi yada yapabileceği bir mesleği yoktur” şeklindeki ifadelerin yoksulluk nafakası talebi olarak değerlendirilmesi yönünde karar vermiştir.

Kanun koyucu, boşanma sonucunda yoksulluğa düşen veya düşecek olan tarafın yoksulluk nafakası talep edebilmesi için, ayrıca kendi kusurunun karşı tarafın kusurundan ağır olmaması koşulunu aramıştır (MK. md. 175/I). Ancak, Yargıtay, verdiği bazı kararlarında boşanan eşlerin her ikisinin eşit derecede kusurlu olmaları halinde, talep eden taraf lehine yoksulluk nafakasına hükmedileceğini öngörmüştür.

Yoksulluğa düşmekten, boşanan taraflardan birisinin hiçbir gelire sahip olmamasını, işsiz olmasını, çalışamayacak durumda olmasını veya boşanma sonucunda işini kaybetmiş olması gibi halleri anlamak gerekir. Yargıtay, verdiği bazı kararlarda, SSK veya BAĞ-KUR aylığı olanları veyahut da asgari ücretle çalışanları 67, yoksulluğa düşmüş olarak kabul etmemektedir.

Medeni kanuna göre hakim, yoksulluk nafakasının miktarı belirlerken, sadece, nafaka yükümlüsünün ödeme gücünü dikkate almaktadır (MK. md. 175/I)

Medeni Kanun md. 178’ de “evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar’’ demekle, boşanmanın mali sonucu olan yoksulluk nafakasın da boşanma davası kesinleştikten sonra bir yıl içinde talep edilebileceğini düzenlemiş olmaktadır. Kanun koyucu, yoksulluk nafakasının süresiz (devamlı) olarak ödeneceğini hükme bağlamıştır (MK. md. 175/I). Yoksulluk nafakasının süresiz olarak ödenmesi demek, yoksulluk nafakasının her zaman ödeneceği anlamına gelmez. Yoksulluk nafakası, bazı durumlarda, kendiliğinden, bazı durumlarda da, mahkeme kararıyla ortadan kalkar. Yoksulluk nafakası, nafaka alacaklısının evlenmesi yada taraflardan birisinin ölümü halinde kendiliğinden; yoksulluk nafakası alacaklısının evlenmeden fiilen evli gibi yaşaması, yoksulluğun ortadan kalkması yada haysiyetsiz hayat sürmesi durumlarında da, mahkeme kararıyla ortadan kalkar (MK. md. 176/III).

Zaman içerisinde, yoksulluk nafakası yükümlüsünün veya nafaka borçlusunun mali durumlarında değişiklik olması olağandır. Ayrıca, sadece yoksulluk nafakası yükümlüsünün mali durumunda ortaya çıkan değişiklikler değil, aynı zamanda, hakkaniyet de yoksulluk nafakası miktarının artırılmasına ve eksiltilmesine sebebiyet verebilir. Burada, Medeni Kanun’un 178. maddesinde yer alan bir yıllık zaman aşımı süresi uygulanmaz.

İştirak nafakası, TMK.m.182/II’ye göre velayetin kullanılması kendisine bırakılmayan eş tarafından, ortak çocuğun veya birlikte evlat edinilen çocuğun yetiştirilmesi, barınma, beslenme, sağlık, bakım ve eğitim giderlerinin karşılanabilmesi için eşin sosyal ve ekonomik gücü oranında, velayetin kullanılması kendisine verilen eşe ödenen nafakadır. TMK 329. maddesi uyarınca; çocuk adına istenecek nafaka, çocuğa eylemli olarak bakan ana ya da baba, ayırt etme gücü bulunmayan küçük için atanan kayyım veya vasi, evlat edinenler nafaka davası açabileceği gibi ayırt etme gücüne sahip çocuk da nafaka davası açabilir. Evlilik dışı doğan çocuklarda da çocuğa eylemli olarak anne veya baba dava açabilirler. Bu davaların davacısı iştirak nafakasını çocuğu temsilen isteyebilir. Velayet anne ve babadan alınmış ve çocuğun giderleri devlet tarafından yapılmış ise koşulları oluştuğunda devlet de anne ve babaya karşı iştirak nafakası açabilir.

İştirak nafakası belirlenirken yargıç tarafından nafaka yükümlüsünün sosyal ve ekonomik durumunu, çocuğun gereksinimlerini ve velayet kendisine bırakılan tarafın da ekonomik bakımdan çocuğa yapabileceği katkıyı göz önünde tutmalıdır. Nafakaya karar verilirken takdir yetkisini kullanan hâkim TMK m.4’de anılan hakseverlik (hakkaniyet) ilkesini göz önünde bulundurmak zorundadır.

İştirak nafakasının miktarı koşulları varsa artırılabilir veya azaltılabilir. Türk Medeni Kanunu 331. maddesinde nafaka miktarının yeniden belirlemesi veya nafakanın kaldırmasını düzenlenmiştir: “durumun değişmesi halinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırır”. Yasada nafakanın yeniden belirlenebilmesi için kesin bir zaman dilimi aranmamıştır.

İştirak nafakası çocuğun 18 yaşını doldurup ergin olması halinde kendiliğinden kalktığı gibi, evlenmekle ya da yargı kararı ile ergin hale getirilmesi halinde de kendiliğinden kalkar. Ayrıca nafaka alacaklısının veya borçlusunun ölümü ile de iştirak nafakası sona erer. İştirak nafakası çocuklar ergin oluncaya kadar devam eder. Bu kural mutlak değildir. Çocuk, edindiği meslek ve sanatı ile kendisini geçindirebiliyorsa böyle bir durum söz konusu olabilirse, iştirak nafakası yükümlünün istemi üzerine çocuk erginliğe ermeden kesilebilir.

Boşanma Davasında Ziynet Eşyaları

Ziynet eşyasının kıymetli maden ve taşlarla sınırlı olmadığı, düğün münasebetiyle eşlere verilmesinin, ziynet olarak nitelendirilmek için yeterli olduğu görülmektedir. Aynı şekilde, bu eşyanın nikâh, düğün ya da kına merasimi sırasında verilmesi de önem taşımamaktadır. Yargıtay, kim tarafından kime verilirse verilsin, ziynet eşyalarının kadına bağışlanmış sayıldığını ve bu nedenle de kadının kişisel malı haline geldiği görüşündedir. Ancak, meselâ, erkeğin arkadaşlarının düğünde ziynet eşyası takmaları halinde, onların bağışlama kastı, kadına değil, damada yöneliktir.

Ziynet alacağı davasının kabulü için üç şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlar, iade talebinin varlığı, ziynet eşyasının varlığının ispat edilmesi ve ziynet eşyasının davacıda kalmadığının ispat edilmesidir. Yargıtay’a göre, normal şartlarda ziynet eşyasının kadının üzerinde olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla, davacı, ziynet eşyasının varlığını ve evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını; yani götürülmesine engel olunup evde kaldığını ispat yükü altındadır. Aynı şekilde, davacı kadın, ziynet eşyasının davalı kocası tarafından elinden alınıp satıldığını veya şahsî mal alımı gibi harcamalarda kullanıldığını ya da kendi banka hesabına yatırıldığını ispatlayabilir. Bu hususlar, tanık dahil her tür delille ispat edilebilir. Yargıtay’a göre, bazı hallerde kadının ziynet eşyasını beraberinde götürmesi hayatın olağan akışına aykırı olup, ziynet alacağı davası kabul edilmelidir. Meselâ, fizikî şiddete uğrayarak veya kovularak evden ayrıldığını ispatlayan kadın bakımından durum böyledir. Bu takdirde, davacı kadının evden ayrılırken altınları da beraberinde götürdüğüne ilişkin ispat külfeti davalıya aittir. Aynı şekilde, ziynet eşyası kasada olan; ama, bunun anahtarı kendisinde bulunmayan kadının durumu da böyledir. Yine, düğünde takılan ziynet eşyası koca tarafından sonradan bozdurulup çeşitli amaçlarla kullanılmış olabilir. Böyle bir durumda, Yargıtay’a göre, davalı (koca), bozdurulan ziynet eşyasının karşılığını nakdî olarak davacıya (karısına) iade etmek zorundadır.

Uygulamaya göre, ziynet alacağı davası kadın tarafından açıldığı takdirde aile mahkemesi; koca tarafından açılması halinde ise asliye hukuk mahkemesi görevlidir.

Boşanma davasında tazminat, nafaka , ziynet eşyaları, düğünde takılan takılar ve diğer mali hak ve yükümlülükler hakkında daha detaylı bilgi edinmek için boşanma avukatı alanında hukuk büromuza başvurmanızı tavsiye ederiz.

Boşanma Davasında Velayet Kimin Hakkıdır ?

Evlilik birliği devam ederken kural olarak ana ve baba tarafından birlikte kullanılan velâyet, boşanma sonucunda hâkim tarafından ana veya babadan birisine verilir. Evlilik birliğinin boşanma ile sona ermesi halinde, velâyetin ana veya babadan hangisine bırakılacağı hususu ise hâkimin takdirindedir (TMK md.182).

Yargıtay son içtihatlarında boşanmadan sonra ana babanın çocuk üzerinde birlikte velâyet hakkına sahip olabileceğine ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanınması yönünde kararlar vermeye başlamıştır. Boşanma durumunda hâkimin birlikte velâyete mi, yoksa ana veya babadan birinin tek başına velâyet hakkını kullanmasına mı hükmedeceği konusunda belirleyici ölçüt çocuğun üstün yararıdır. Hakim boşanma ya da ayrılığa karar verdiği hallerde talep olmasa bile velayet kendisine verilmeyen ana ya da baba ile ergin olmayan çocuk arasında kişisel ilişkiyi düzenlemek zorundadır. Hakim, çocuk kendisine bırakılmayan tarafın çocuk ile ne zaman ve ne şekilde iletişime geçeceğini ve kişisel ilişki kuracağına boşanma kararında yer verir. Ancak TMK md 324/II ile belli durumlarda hakime kişisel ilişki kurma hakkını reddedebilme veya geri alma imkanı tanımaktadır. Kişisel ilişki tesis edileceği sırada çocuğun istek ve eğilimlerinin de araştırılması gerekmektedir. Ana ve baba aralarında kişisel ilişkinin düzenlenmesine dair anlaşma yapsa da hakim kişisel ilişkinin düzenlenmesi sırasında tarafların istekleri ile bağlı değildir. Ancak Yargıtay’ın son zamanlarda verdiği kararlar yasaya aykırı bir durum söz konusu olmadığı takdirde hakimin ana babanın arasında yapmış olduğu anlaşmaya müdahale etmemesi gerektiği yönündedir.

Yargıtay kararlarında özellikle okul çağında olan çocuklarla diğer ebeveyn arasında her hafta sonu kişisel ilişki tesis edilmesinin velinin çocuğa karşı olan ödevlerini yerine getirmede zorlanacağı kabul edilmektedir.

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’la da çocuğun yaşadığı evde doğrudan çocuğa yönelik olmasa da bir şekilde fiziksel, cinsel, psikolojik ya da ekonomik şiddet uygulanması söz konusu ise şiddet uygulayan kişi ile çocuk arasındaki kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde kurulması ya da sınırlandırılması veyahut kaldırılması hükme bağlanmıştır (md 5 bent ç). Gerekli görülmesi halinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin haller saklı kalmak kaydı ile çocuklarına yaklaşmamasına karar verilebilmektedir.

Boşanmış çocukların velayetinin kimde olması gerektiği konusunda temel hareket noktası çocuğun yüksek yararının hangisinde olduğunda yatmaktadır. Bu açıdan bu konuda karar verecek hakimin mutlaka bu konuda uzmanlaşmış başta psikolog olmak üzere hekim ve sosyal hizmet uzmanına başvurması gerekmektedir. Burada belirleyici çocuk haklarının temel prensibi olduğundan bu konuda çalışmış uzmanların görüşü çok değerlidir.

Boşanma davasında velayet konusunda daha detaylı bilgi edinmek üzere velayet davası konusunda alanında uzman bir avukata başvurmanızı tavsiye ederiz.

İşçilik Alacakları Nedir ? Kıdem Tazminatı Kimler Alabilir ?

Kıdem tazminatı; bir işyerinde veya işverenin buyruğunda ya da belirli bir meslekte uzun süre çalışmış bir işçinin işini kaybetmesi halinde onun işyerine katkıda bulunmuş olması, işinde yıpranması, yeni bir iş edinmede karşılaşacağı güçlükler göz önüne alınarak, geçmiş hizmetlerine karşılık, işveren tarafından işçiye verilen toplu bir paradır. Başka bir deyişle, kıdem tazminatı, yasada belirtilen asgari süreyi tamamlayan işçinin hizmet sözleşmesinin yine yasada gösterilen nedenlerden birisi ile sona ermesi durumunda, işverence işçiye veya mirasçılarına ödenen para olarak tanımlanmıştır.

Mülga 1475 sayılı İş K. m. 14’e göre işçilerin iş sözleşmelerinin; n İşveren tarafından bu Kanunun 17. Maddesinin II numaralı bendinde (4857 sayılı İş Kanunu 25/II. maddesi) gösterilen sebepler dışında,

  • İşçi tarafından bu Kanunun16. Maddesi (4857 sayılı İş Kanunu 24. Maddesi) uyarınca,
  • Muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla,
  • Bağlı bulundukları kanunla kurulu kurum veya sandıklardan yaşlılık, emeklilik veya malullük aylığı yahut toptan ödeme almak amacıyla;(İşçinin faydalanabilmesi için aylık veya toptan ödemeye hak kazanmış bulunduğunu ve kendisine aylık bağlanması veya toptan ödeme yapılması için yaşlılık sigortası bakımından bağlı bulunduğu kuruma veya sandığa müracaat etmiş olduğunu belgelemesi şarttır. İşçinin ölümü halinde bu şart aranmaz.)
  • Yaş şartı dışında diğer şartları veya yaşlılık aylığı bağlanması için öngörülen sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını tamamlayarak kendi istekleri ile işten ayrılmaları nedeniyle feshedilmesi,
  • Kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi arzusu ile sona erdirmesi,
  • İşçinin ölmesi sebebiyle son bulması hallerinde,

İşçinin işe başladığı tarihten itibaren hizmet sözleşmesinin devamı süresince her geçen tam yıl için işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan süreler için de aynı oran üzerinden ödeme gerçekleştirilir. Kıdem tazminatına hak kazanabilmek için aynı işverene ait bir veya değişik işyerlerinde en az bir yıl çalışılmış olması gerekir. Kıdem süresinin başlangıcını tespit ederken, hizmet sözleşmesinin yapıldığı tarih değil, işçinin fiilen işe başladığı tarihi veya işverenin emri altında hazır halde beklemeye başladığı tarih dikkate alınır. İşçi ve işveren arasında, işe başlama tarihi hususunda tartışma olabilir. Bu sorunun çözümü noktasında, öncelikle işçi tarafından hizmet tespiti davası açılmalıdır ve işe giriş tarihi tam olarak yargı kararı ile tespit edilmelidir. Görüldüğü üzere, böyle bir durumda, işçinin, belirsiz alacak davası açmada hukuki yararı yoktur. Ancak herhalde ve koşulda bunu kabul etmek, bizi yanlış sonuca götürebilir. Örneğin, işçi, işverene ait farklı işyerlerinde faklı tarihlerde çalışmış ise, bütün süreler toplanarak, kıdem süresi hesaplanır. Bu şekilde aralıklı çalışmalarının her birinin kıdeme hak kazandıracak şekilde sona erip ermediği tartışmalı ise bu sefer işçi kıdem tazminatına ilişkin davasını belirsiz alacak davası olarak açabilmelidir.

İhbar tazminatı, belirsiz süreli iş sözleşmesini usule aykırı bir şekilde fesheden tarafın, diğer tarafa ödemesi gereken bir tazminattır.51 Kişinin işten çıkarılması durumunda tanınan sürelerde, ihbar önellerinin bölünmezliği kuralı geçerli olduğundan, ihbar önelleri bölünmek sureti ile uygulanamaz. İşveren ihbar öneli verdiği işçinin önelinin sonunu beklemeden veya iş araması için izin vermeden sözleşmeyi sona erdirmesi durumunda tüm ihbar öneli kadar ihbar tazminatı ödemekle sorumludur. Aynı şekilde işçinin işverene ihbar öneli vermeden ya da önelinin sonunu beklemeden iş akdini feshetmesi durumunda işçi tüm süre için ihbar tazminatı ödeyecektir. İhbar tazminatında ödenecek tazminat miktarı, işçinin aldığı son brüt ücrete göre hesaplanır. Ancak parça başı, akort ücret, götürü ücret veya yüzde usulü gibi ücretin sabit olmadığı durumlarda, son bir yıllık süre içinde ödenen ücretin, o süre içinde çalışılan günlere bölünmesi suretiyle bulunacak ortalama ücret, ihbar tazminatının hesabında dikkate alınacaktır. İhbar tazminatı hesabında, kıdem tazminatına benzer şekilde hizmet süresi ve işçinin aldığı ücret önem teşkil etmektedir. Bu bağlamda, işçinin aldığı ücret ve çalıştığı hizmet süresi taraflar arasında tartışmalı ise, ihbar tazminatı belirsiz alacak davası yolu ile istenebilecektir. Zira Yargıtay 9. Hukuk Dairesi bir kararında bu hususa açıkça değinmiştir.

Fazla Mesai Ücreti; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 41,42 ve 43. maddeleri fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmayı hüküm altına almıştır. Ayrıca kanunumuzdaki bu düzenlemeler aynı zamanda, normali aşan çalışmaları ve karşılık ücretini de kapsamaktadır. Fazla çalışma, haftalık 45 saati aşan çalışmadır. Fazla çalışma süresini tespit ederken, hafta bazında değerlendirme yapılır. İş Kanunu’nun 63. maddesine göre, işçinin çalışması haftalık 45 saati aşsa dahi, fazla çalışmayı takip eden haftalarda, işçi, eksik çalıştırılarak denkleştirme yapılabilir. Denkleştirme neticesinde işçi, fazla çalışmış sayılmayacaktır.56 Ayrıca günlük çalışma süresi hususunda emredici hüküm gereğince, günlük 11 saati aşan çalışma yapılamaz.(İş K. m.63/2). Eğer günlük on bir saati aşan bir süreyle çalışılmış ise, bu süreler denkleştirme hesabında dikkate alınmaz. Ayrıca gece çalışmaları günlük 7,5 saati aşamaz.(İş K. m.69/3). Gece mesai saatleri, saat 20:00-06:00 arasındaki dilimi kapsamaktadır.(İş K. m.69/1). Bu zaman diliminde, yedi buçuk saati aşan kısımları fazla mesai olarak hesaba katılır. İş Kanunu m.41’de, işçiye her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret, işçinin, fazla süreli çalışması durumunda normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının %50 yükseltilmesi suretiyle, fazla sürelerle çalışması durumunda ise de normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının %25 yükseltilmesi suretiyle ödeneceği düzenlenmiştir. Taraflar arasında aksi bir kararlaştırma yoksa işçinin saat ücreti şu şekilde bulunur :İşçinin Günlük Ücreti = Aylık Maktu Ücret / 30 gün İşçinin Saat Ücreti = İşçinin Günlük Ücreti / 7,5 saat Fazla mesai ücreti ait olduğu dönem ücretleri dikkate alınarak hesaplanır. Bu durumda fazla çalışma ücretlerinin hesabı için sadece işçinin son ücretinin bilinmesi yeterli değildir. Buna mukabil, fazla çalışma ücretini talep ettiğimiz dönem ücretlerinin miktarının belirlenmesi hususu önem arz etmektedir. Bu bağlamda, fazla mesai ücretinin hesabı için dönemsel ücretin bilinmesi gerekliliği, bu işin ise teknik hesap bilgisi ve tecrübesi gerektirdiği ve hangi sürelerin fazla mesai olduğu hususunun işçi tarafından bilinemeyeceği gerçeği, fazla mesai ücret alacağının, belirsiz alacak davası yoluyla talep edilebileceği görülmektedir.

Ulusal Bayram ve Genel Tatil ile Hafta Tatili Ücreti; Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunu(UBGTHK) m.2/1- d’de ulusal, resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü ve 1 Mayıs günü resmi daire ve kuruluşların tatil olduğu düzenlenmiştir. Aynı Kanun’unun 1. maddesinde sadece 29 Ekim gününün ulusal bayram olduğu düzenlenmiştir. Bayram 28 Ekim günü saat 13.00’ten itibaren başlayıp, 29 Ekim günü devam eder. Ayrıca, özel işyerlerin ulusal bayram günü tatil olduğu ve kapanması zorunluluğu düzenleme altına alınmıştır.(UBGTHK m.2/4). Genel tatil günleri, resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü ve 1 Mayıs günüdür. Resmi bayram günleri; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı günleridir. Dini bayram günleri; Ramazan bayramı ve Kurban Bayramı günleridir. Kanun maddesinde genel tatillerde özel işyerlerinin tatil olduğu belirtilmemişken, 4857 sayılı İş Kanunu 44. maddesinde işçinin ulusal bayram ve genel tatillerde çalışıp çalışmayacağının bireysel iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesinde öngörülmemişse, işçinin rızası olmaksızın bu günlerde çalıştırılamayacağı belirtilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu kapsamına giren işyerlerinde, işçilere tatil gününden önce 63. maddeye göre belirlenen iş günlerinde çalışmış olmaları koşulu ile yedi günlük bir zaman dilimi içinde kesintisiz en az 24 saat dinlenme verilir.(İş K. m.46). Verilen bu dinlenme süreside verilen ücret, hafta tatili ücreti olarak adlandırılır. Çalışılmayan hafta tatili günü için işveren tarafından bir iş karşılığı olmaksızın, kural olarak bir gündelik tutarında ödenir. Hafta tatili işyerlerinin çalışma düzenine göre farklılık gösterebilir. Örneğin, bir işyerinde hafta tatili günü olarak, Cuma günü kabul edilmiş olabilir. Burada hafta tatilinin hangi gün olduğuna bakmaksızın işçinin Anayasal hakkı olan dinlenme hakkını kullanması önem arz etmektedir. İş Kanunu’nda hafta tatilinde çalışan işçinin ücretinin nasıl hesaplanacağına yer verilmemiştir ve bu husus tartışmalıdır. Öğretide işçinin çalışılmış olan hafta tatili ücretinin, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinde olduğu gibi iki yevmiye olarak ödenmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak yaygın olan görüş, bu gün yapılan çalışmanın fazla çalışma sayılacağı ve buna göre ücretin yüzde elli zamlı ödenmesi gerektiğini savunmaktadır. Yargıtay tarafından da aynı hesap yöntemi benimsenmiştir. Ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatil günleri sınırlı sayıda olup herkesçe bilinen günlerdir. Dolayısıyla işçiler bu günlerde çalışıp çalışmadığını bilebilecek durumdadır. Bu sebeple bu günlerin hangisinde çalışıp hangisinde çalışmadığı doğrultusunda bir belirleme yapamaması kendisine sırf bu sebeple belirsiz alacak davası açma hakkı vermeyecektir. Fakat işçinin belirtilen bu günlerde çalışmasının olması halinde, yine fazla mesai alacağı kısmında bahsettiğimiz üzere çalışılan döneme ilişkin ücretten hesaplama yapılacağından öncelikle işçinin dönemsel ücretini bilmesi gerekmektedir. Aynı zamanda taraflar arasında ücretin miktarı konusunda tartışma var ise yine alacak belirlenebilir bir alacak olamayacaktır. Ayrıca yine bu günlere ilişkin talep edilen ücret zamlı ücret hesabı gerektirdiğinden ve bu hesabın teknik bilgi gereksinimi nedeniyle işçi bu günlere ilişkin ücret alacağı talebini tam olarak belirleyemeyebilir. Bu hallerin varlığı durumunda, ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatili ücret alacakları belirsiz alacak davası olarak talep edilebilecektir.

Yıllık İzin Ücreti; İş Kanunu m.53/1’de iş yerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verileceği düzenlenmiştir. Bir işçinin yıllık ücretli izne kazanabilmesi için, işyerinde hizmet akdinin yapıldığı tarih değil, işçinin fiilen işe başladığı tarih esas alınır. Ayrıca yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez.(İş K. m.53/2). İşçinin yıllık ücretli izne hak kazanıp kazanmadığını tespit ederken, işçilerin aynı işverene bağlı bir veya değişik işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek hesaplanır. (İş K. m.54/1). Yıllık ücretli izindeki kullanılmayan izin haklarının paraya çevrilmesinde, işçinin son ücreti dikkate alınır. Eğer işçinin ücreti hususunda taraflar arasında ihtilaf varsa, yıllık ücretli izin alacağı da belirsiz hale gelecektir. Ancak burada işçinin yıllık izin süresini bilmesi ile yıllık ücretli izin alacağının farklı hususlar olduğuna dikkat etmek gerekir. Belirsizliği, işçinin ücretinin taraflar arasında tartışmalı olması oluşturmaktadır. Bu bağlamda, işçinin ücreti ve işçinin çalışma süresi hususunda taraflar arasında tartışma var ise, işçi yıllık ücretli izin alacağını belirsiz alacak davası ile talep edebilecektir.

İş Kazası ve Meslek Hastalığından Doğan Maddi Ve Manevi Tazminat; İşverenin gözetme borcu kapsamında işçi, iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğradığı bedensel zararı işverenden tazmin edebilir. Ayrıca işçi koşulları oluştuğu takdirde, uğradığı manevi zararı da işverenden talep edebilir. Maddi ve manevi zararları talep hakkı, işçinin ölümü ile desteğinden yoksun kalanlara aittir. Türk Borçlar Kanunu m.54’de bedensel zararlara ilişkin düzenlemede başlıca bedensel zararların, “…1-Tedavi giderleri, 2-Kazanç kaybı, 3-Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar, 4-Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar” olduğu belirtilmiştir. O halde, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu sürekli iş görmez durumuna gelen sigortalı, iş gücü kaybı nedeniyle uğramış olduğu maddi zararının giderilmesini talep edebilir. Yargıtay bir kararında maddi tazminatın miktarının belirlenmesindeki birtakım verilerin bilinmesinin gerekliliğine işaret ederek, maddi tazminatta tarafların kusur oranlarının ve tazminat hesaplarının da bilirkişilerce hesaplanacağını belirtmiş ve iş kazası ve meslek hastalığı sonucu zarar gören davacı işçinin asgari bir miktarı belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceğini vurgulamıştır. Türk Borçlar Kanunu m.56’da bedensel zararlar hususunda manevi tazminat ile ilgili düzenlemede hakimin, ”….bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine…” karar verebileceği düzenlenmiştir. Hâkime manevi tazminat ile ilgili çok geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır.

İş davalarında, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai ücreti, yıllık izin ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı, iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle maddi ve manevi tazminat alacakları hakkında daha detaylı bilgi edinmek için iş davaları avukatına başvurmanızı, hukuk büromuzu arayarak randevu almanızı tavsiye ederiz.

Babalık Davası Nedir ? Ne Zaman Açılır ?

4721 sayılı Kanunda “babalık hükmü” adı altında düzenlenen dava; niteliği itibariyle, baba ve çocuk arasında soy bağı ilişkisini kuran inşai bir davadır. Davanın konusu, çocuğun babasının davalı olduğunun tespitidir. 4721 sayılı Kanunun 301 inci maddesinin 1 inci fıkrasında “Çocuk ile baba arasındaki soy bağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuk isteyebilir.” denilmek suretiyle babalık davasını açma hakkı sadece çocuk ve anasına tanınmıştır. Baba olduğunu iddia eden kişinin de babalık davası açma hakkı yoktur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi sair içtihatlarında “kendisine tanıma hakkı tanınmış olan kişinin bu davayı açmakta hukuki menfaatinin olmadığı” gerekçesi ile açılan davaların reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Davanın çocuğun doğumundan önce de açılması mümkündür. Ananın davayı doğumdan sonra en geç bir yıl içinde açması gerekmektedir. Çocuğa bir kayyım atanmışsa, kayyım da bu davayı atanmanın kendisine bildirildiği tarihten itibaren bir yıl içinde açmalı veya ananın açmış olduğu davaya müdahil olmalıdır. Bir yıllık süre haklı sebeplerle geçirilmişse; sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.

4721 sayılı Kanunun 284 üncü maddesi gereğince; “Soy bağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu97 uygulanır: 1. Hakim maddi olguları re’sen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soy bağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu onun aleyhine doğmuş sayabilir.” Kanunun 302 inci maddesi gereğince ise; “Davalının çocuğun doğumundan önceki üç yüzüncü gün ile yüz sekseninci gün arasında ana ile cinsel ilişkide bulunmuş olması babalığa karine sayılır. Bu sürenin dışında olsa bile fiili gebe kalma döneminde davalının ana ile cinsel ilişkide bulunduğu tespit edilirse aynı karine geçerli olur. Davalı, çocuğun babası olmasının olanaksızlığını veya bir üçüncü kişinin baba olma olasılığının kendisininkinden daha fazla olduğunu ispatlarsa karine geçerliliğini kaybeder.” “Babalık davası ispat yükü MK. m. 6 uyarınca davacıya düşer.”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 1994/2-671 E, 1995/162 K sayılı ve 8.3.1995 tarihli kararında, DNA testinin yapılabilmesi için öncelikle yapılması gereken testler aranmışsa da Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yeni kararlarında, nesebin reddi davasında tanık beyanlarına istinaden hüküm kurulmasını yeterli görürken, babalık davasında doğrudan ve mutlaka DNA testi yapılmasını aramaktadır. Baba olduğu iddia edilen kişinin ölmüş olması halinde kafatası ve femur kemiklerinin DNA incelemesi için fethi kabir yapılacaktır 110. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.7.2000 tarihinde aldığı 2000/6933 E ve 2000/ 1288 K sayılı karar gereğince “Baba olduğu ileri sürülen kişi ölmüşse, baba olduğu ileri sürülen kişinin kemik dokuları ana ve çocuğun kan grupları alınarak alyuvar antijenleri, lokosit antijenleri, alyuvar enzimleri, serum proteinleri testleri mutlaka yapılmalıdır.”

Babalık davası – hakim tarafların iddiaları ve sunduğu delillerle bağlı olmayıp olayın esasını re’sen tetkik edebilecektir. Öyle ki, mahkemenin kendiliğinden inceleme istediği durumlarda, masraflar hazineye yüklenebilecektir. Hatta Yargıtay’ın son kararları, test masraflarının taraflarca karşılanmaması durumunda, daha sonra haksız çıkan taraftan karşılanmak üzere hazine tarafından karşılanacağı ve tıbbi inceleme yapılmadan hüküm kurulamayacağı yönündedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 1990/10002 E ve 1991/8344 K sayılı ve 24.5.1991 tarihli kararında “Türk Mahkemelerinden alınmış bir tanıma ve tenfiz kararı olmadan çocuk ile baba arasında nesep bağı kurulmayacağına ve bu sebeple nafaka talep edilemeyeceğine” karar verilmiştir.

4721 sayılı Kanunun 304 üncü maddesi gereğince; “Ana, babalık davası ile birlikte veya ayrı olarak baba veya mirasçılarından aşağıdaki giderlerin karşılanmasını isteyebilir: 1.Doğum giderleri 2. Doğumdan önceki ve sonraki altışar haftalık geçim giderleri120 3. Gebelik ve doğumun gerektirdiği diğer giderler Çocuk ölü doğmuş olsa bile hakim, bu giderlerin karşılanmasına karar verebilir. Üçüncü kişiler veya sosyal güvenlik kuruşlarınca anaya yapılan ödemeler, hakkaniyet ölçüsünde tazminattan indirilir.”

Manevi tazminatın miktarının, kişilik haklarına tecavüz ve kusurun ağırlığı, davacının ahlaki bakımdan uğradığı zararın derecesi ve tarafların ekonomik ve sosyal durumları ve tazminatın genel kurallarını göz önünde bulundurarak tespit edilmesi gerekir.

Soybağı ve babalık davası ile ilgili daha detaylı bilgi almak için alanında uzman bir avukata başvurmanızı tavsiye ederiz. Büromuzu arayarak randevu alabilirsiniz.

Cezanın Belirlenmesi – İzmir Ceza Avukatı

Temel cezanın belirlenmesi, yargılamanın sona erdiğinin bildirilmesinden sonra suçun sübutunun açıklanması ile birlikte yapılan ilk işlemdir. İyi yapılmış muhakeme, iyi bir temel ceza belirlemesini sağlayacak ve temel cezanın belirlenmesinden sonra cezada yapılacak artırım ve indirimler, cezanın kişi yönünden somutlaşmasına hizmet edecektir.

İzmir Ceza Avukatı bünyesinde özel hukuk ve ceza hukukuna tabi tüm hukuksal gereksinimlerinizi kurumsal ve profesyonel tutumla karşılamaktayız.
izmir ceza avukatı, ceza avukatı, ceza avukatı izmir, karşıyaka ceza avukatı, izmir avukat, adli para cezası,

Suçların gerçekleşme şekli birbirinden farklı olduğu gibi suç işleyenlerin özel durumları, sosyal ve psikolojik halleri de birbirinden farklıdır. Bu nedenle eylem ile yaptırım arasında denge kurulması, cezanın kişiselleştirilmesi açısından önemlidir. Bu dengenin kurulması somut olayın özelliklerine göre hâkime aittir.

Temel cezanın belirlenmesi şu başlıklara ayrılarak incelenebilir:

I- Ceza türünün belirlenmesi,

II- Kanunda belirlenen alt ve üst sınırlar arasında temel cezanın belirlenmesi,

III- Suçun olası kast veya bilinçli taksirle işlenmiş olması halinde buna uygun cezanın belirlenmesi,

IV- Suçun nitelikli hallerinin uygulanması,

V- Yukarıdaki belirlemelerden sonra, teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümlerin uygulanması ile sonuç cezanın belirlenmesi. Cezada şahsi indirim yapılmasına gerektiren nedenlere, sağır ve dilsizlik, akrabalık TCK m. 167’de belirtilen yağma ve nitelikli yağma haricinde malvarlığına karşı suçların yasada belirtilen akrabalar arasında işlenmesi hali ile yalan tanıklık suçunun yine belli akrabalar arasında işlenmesi halindeki şahsi cezasızlık sebebine ilişkin TCK m. 273 örnek olarak gösterilebilir.

Kanunda konusu suç teşkil eden eylemin karşılığı ceza türünün belirlenmesi gerekir. Bazı hükümlerde, cezanın alt ve üst sınırlarından birisinin gösterilmediği gibi seçimlik olarak hapis veya para cezasının belirlendiği ya da hem hapis hem de para cezasının belirlenebildiği görülebilmektedir.

Türk Ceza Kanunu m. 50/1 fıkrasına göre: “Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, Çevrilebilir.” Türk Ceza Kanunu m. 49/2 fıkrasına göre, hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası kısa süreli hapis cezasıdır. 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun m. 26 ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a ek Geçici m. 2 gereğince üç bin Türk Lirası dâhil adli para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulması mümkün değildir. Ceza muhakemesinin mümkün olan en kısa sürede sonuçlanması, ceza yaptırımı ile ceza siyasetinin amaçlarına ulaşılabilmesi nedenleriyle somut olayda seçenek yaptırım olarak adli para cezasının seçilmesi mümkündür. Seçenek yaptırımlar konusunda temel cezanın belirlenmesinde diğer sınırlayıcı hüküm TCK m. 50/2 fıkrasıdır. Bu halde de, suç tanımından hapis cezası ile adli para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde hapis cezasına hükmedildiği takdirde, bu ceza artık adli para cezasına çevrilemeyecektir. Seçenek yaptırımların belirlenmesinde de orantılılık ilkesi dikkate alınmalıdır.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

 Ceza türünün belirlenmesinde etkin olan bir diğer kanuni etken hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulamasıdır. Gerçekten CMK m. 231/6 fıkrasına göre: a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, şartlarının bir arada bulunması halinde sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı uygulanabilecektir. Uygulama kapsamını genişletecek sonuç doğuran pek çok Yargıtay kararı ile birlikte sanık hakkında şartların bulunması halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi zorunluluk gibi görünmektedir. Bu halde itiraz ve itiraz mercilerinin kesin kararı ile birlikte kararın kesinleşme süreci kısalacak ve dosya Yargıtay aşamasından geçmeyecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde, CMK 231/7 fıkrası gereğince, açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen hükümde, sanık hakkında hapis cezasının ertelenebilmesi ya da kısa süreli olması halinde seçenek yaptırıma çevrilebilmesi mümkün değildir. Sanık hakkında verilecek hüküm bu aşamada kanunda belirlenen soyut cezanın, seçimlik yaptırım olarak belirlenmesi halinde hapis cezası tercih edildiği takdirde bunun kısa süreli olması halinde, seçenek yaptırım uygulamasına gidilemeyeceği ve hiçbir şekilde ertelenemeyeceği yönündedir. Bu hükümler de temel cezanın belirlenmesi yönünden hâkimi sınırlayıcıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda bir diğer sınırlayıcı hüküm yine 6545 sayılı yasa 72. Maddesi ile 5271 sayılı CMK’nın 231. Maddesi, 8. Fıkrasına ilk cümleden sonra gelmek üzere eklenen; “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez.” hükmüdür. Bu hükme göre de sanık hakkında bir kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği takdirde yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi mümkün değildir.

Bu halde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının maddi ceza hukukuna ilişkin olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Özellikle sanık yönünden lehe/aleyhe kanun değerlendirmesi yapılması sırasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi önemlidir. Sanığın 28 Haziran 2014 günü 29044 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dan önce verilen Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı bu tarihten sonra verilen Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararları yönünden engelleyici olabilecek midir? Diğer bir anlatımla, TCK 7/2 fıkrasına göre, “Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” Bu halde, sanık hakkında daha önce verilmiş olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları yeniden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine engel olacak mıdır? Üstelik 3. fıkrada, hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç infazla ilgili olan hükümlerin derhal uygulanacağı hükmüne yer verilmiştir. Her ne kadar hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına açıkça fıkrada yer verilmemiş ise de niteliği itibarıyla erteleme olarak değerlendirilebilecek hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı yönünden lehe/aleyhe değerlendirmesi yapılması için öncelikle değerlendirileceği sonucunu çıkartmak mümkündür. Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanması sırasında hükmedilen yaptırımların, hükmün açıklanması aşamasında aynen korunması gerektiği konusunda Yargıtay uygulamalarında birlik olduğunu söylemek gerekir. Bu konuda, kanun lâfzından hükmün aynen korunması çıkartılamamaktadır. Ancak, Yargıtay daire uygulamaları ile hükmün aynen korunması gerektiği sıklıkla vurgulanmakta, ancak sanık lehine olarak seçenek yaptırımların uygulanması hatta cezanın bu aşamada ertelenmesi halinde aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle onama yapılması uygulamasına sıklıkla karşılaşılmaktadır. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması uygulamasında, Temel cezanın belirlenmesi konusunda hâkimi sınırlayan bir diğer hüküm 6545 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle TCK m. 191’e ilişkindir. 6545 sayılı yasa m. 85 ile 5320 sayılı kanuna eklenen geçici 7/2 fıkrasına göre: “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Türk Ceza Kanununun 191 inci maddesinde tanımlanan suç nedeniyle yürütülen kovuşturmalarda, hakkında daha önce denetimli serbestlik veya tedavi tedbiri uygulanmayan kişilerle ilgili olarak 191 inci madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir.”

Bir ceza davasında ne kadar ceza alırım, hüküm para cezasına çevrilir mi, yatarı ne kadar … vb. sorularınız varsa daha detaylı bilgi almak için alanında uzman bir ceza avukatına başvurmanızı, hukuk büromuzu arayarak randevu almanızı tavsiye ederiz.

Oturma İzni

oturma izni başvurusu nasıl yapılır ?

Bilindiği üzere ülkemize gelen yabancılar, ülkemizde, vize veya vize muafiyet süreleri kadar kalabilmektedirler. Bu süreden fazla kalmak isteyen yabancılar, Yabancılar Ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda belirtildiği şekilde yetkili makamlara istenilen evraklarla başvurarak ikamet izni almak zorundadırlar. Yabancı ikamet izni, ikamet tezkeresi ya da oturma izni yabancıya ülkemizde vize veya muafiyet süresinden fazla kalma hakkı tanımaktadır.

 

Yetkili makamlar olarak belirlenen İl/İlçe Göç İdaresi Müdürlükleri her yabancı için ikamet amacına uygun müracaat almak üzere görevlendirilmiştir.

İkamet izni başvuruları yabancı tarafından bizzat yapılabildiği gibi yabancının varsa avukatı ya da yasal olarak temsil eden bir kişi aracılığıyla da yapılabilmektedir. Ancak İdare, gerekli görürse başvuru sırasında yabancının hazır bulunmasını da talep edebilmektedir.

İkamet izni uzatma başvurularının ikamet izni süresinin bitmesinin (60) gün öncesine kadar herhangi bir zamanda ve oturma izni bitmeden önce, vize veya vize muafiyet süresi içinde ya da vize veya vize muafiyet süresinin on güne kadar aşmış olması halinde, çalışma izni iptal edilen ya da sona erenlerin ise sona erme/iptal tarihinden itibaren on gün içinde yapılması gerekmektedir.

İl/İlçe Göç İdaresi Müdürlükleri tarafından alınan ve olumlu olarak değerlendirilen oturma izni talepleri Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne sistem üzerinden gönderilmekte ve ikamet kartının basımının yapılması sağlanmakta ve Merkezde basımı tamamlanan ikamet kartları posta yoluyla yabancılar tarafından başvuru esnasında verilen adrese gönderilmektedir.

Türkiye içinden yapılan ikamet izni talebinin reddi, ikamet izninin uzatılmaması veya iptali ile bu işlemlerin tebliği valiliklerce yapılır. Bu işlemler sırasında, yabancının Türkiye’deki aile bağları, ikamet süresi, menşe ülkedeki durumu ve çocuğun yüksek yararı gibi hususlar göz önünde bulundurulur ve ikamet iznine ilişkin karar ertelenebilir. İkamet izni talebinin reddi, iznin uzatılmaması veya iptali, yabancıya ya da yasal temsilcisine veya avukatına tebliğ edilir. Tebligatta, yabancının karara karşı itiraz haklarını etkin şekilde nasıl kullanabileceği ve bu süreçteki diğer yasal hak ve yükümlülükleri de yer alır.

İşlemler hakkında daha detaylı bilgi edinmek ve vekalet vermek üzere hukuk büromuzu arayarak randevu almanızı tavsiye ederiz.

Kira Alacağı ve Tahliye Davası

Kira Alacağı ve Tahliye Davası

TBK’nın 347. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresinin sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.” Görüldüğü üzere, adi kira hükümlerinin aksine konut ve çatılı işyeri kiralarında belirli süreli kira sözleşmesi sürenin dolmasıyla kendiliğinden sona ermemektedir. Burada, belirli süreli kira sözleşmesini sona erdirme olanağı da kural olarak kiracıya verilmiş,  kiraya verene ise ancak on yıllık uzama süresinin sonu için bu imkan tanınmıştır. Madde metninde ifade edildiği üzere, kiracı sözleşme süresinin bitiminden en az 15 gün önce -TBK 348. madde uyarınca yazılı olarak- fesih bildiriminde bulunmadıkça  sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılacaktır.

Kira Alacağı ve Tahliye Davası
Kira Alacağı ve Tahliye Davası
  1. Kiraya Verenden Kaynaklanan Sebepler
  2. Kiraya Verenin veya Yakınlarının Konut Gereksinimi Sebebiyle TBK’nın 350. maddesinin 1. bendinde “kiraya veren, kira sözleşmesini; kiralanını kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut … gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, … belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.”
  3. Kiraya Verenin veya Yakınlarının İşyeri Gereksinimi Sebebiyle TBK’nın 350. maddesinin 1. bendinde “kiraya veren, kira sözleşmesini; kiralanını kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için … işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, … belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.”
  4. Yeniden İnşa veya İmar Sebebiyle TBK’nın 350. maddesinin 2. bendi uyarınca “kiraya veren, kira sözleşmesini; … kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkansız ise, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir”.
  5. Yeni Malikin veya Yakınlarının Gereksinimi Sebebiyle TBK’nın 351. maddesi uyarınca “Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir. Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.” Görüldüğü üzere kiralananın başkası tarafından iktisap edilmesi kira sözleşmesini sona erdirmemekle birlikte tek başına tahliye sebebi de olmamakta, ancak iktisap eden kendisi veya sayılan yakınları için kiralanana gereksinimi var ise maddede belirtilen bir takım şartlara uymak suretiyle, kiralananın tahliyesini sağlayabilecektir.
  6. Kiracıdan Kaynaklanan Sebepler
  7. Tahliye Taahhüdü Sebebiyle TBK’nın 352. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği halde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir.” Kiracının tahliye taahhüdünde bulunması Borçlar Kanunun kendisini koruyucu hükümlerden vazgeçmesi anlamına gelmekte olduğundan bu yolun kullanılması kanunda bir takım şartlara bağlanmış olmakla birlikte, Yargıtay tarafından da kiracının özgür iradesiyle tahliye taahhüdü vermiş olması aranmaktadır.
  8. İki Haklı İhtar Sebebiyle TBK’nın 352. maddesinin 2. fıkrası uyarınca “Kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilir”.
  9. Kiracının veya Eşinin Mevcut Konutu Sebebiyle TBK’ nın 352. maddesinin 3. fıkrası uyarınca “… kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin aynı ilçede veya belde belediye sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutu bulunması durumunda kiraya veren, kira sözleşmesinin kurulması sırasında bunu bilmiyorsa, sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde sözleşmeyi dava yoluyla sona erdirebilir”. Yargıtay’a göre hükmün amacı kiracının başkasına ait evde daha ucuza oturmasını önlemektir. Bu halde kiracının korunmaya ihtiyacı yoktur. Burada kiraya veren için konut gereksinimi şart olmadığı gibi kiracının tahliyesini sağladıktan sonra başkasına belirli süre kiralama yasağı da söz konusu değildir.

Kira sözleşmelerinin sona ermesine ilişkin genel hükümlerden konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine de uygulanabilen hükümler vardır. Bunlar taraflar için kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli sebebin varlığı, kiracının bedel veya yan giderler bakımından temerrüdü, kiracının özen ve saygı borcuna aykırı davranması, kiracının iflası, kiraya verenin borçlarına aykırı davranması halleri olarak sıralanabilir.

Kira alacağının icrası, aidat borçları ve tahliye davaları için daha detaylı bilgi edinmek üzere tahliye davaları konusunda uzman bir avukata başvurmanızı, hukuk büromuzu arayarak randevu almanızı tavsiye ederiz.

Dolandırıcılık Davası Nasıl Açılır

Dolandırıcılık Davası Nasıl Açılır?

Dolandırıcılık davası nasıl açılır? suç kapsamın da Türk Ceza Kanunu gereğince
; bireyin kafasını karıştıracak hileli davranışlarla kişileri aldatarak, zarara uğratılması veya kendine, bir başkasına yarar sağlayan kişiler dolandırıcılık suçu kapsamında değer görmektedir. Dolandırıcılık suçu kavramı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ilgili maddelerince, dolandırıcılık ve nitelikli dolandırıcılık başlıkları altında yer almakta ve incelenmektedir. Suç unsurunun ortaya çıkması ile birlikte kişiler görevli mahkemelerde dolandırıcılık davası suçu açılması için işlem başlatabilirler.

Dolandırıcılık davası suçuna bağlanmış ve ilişkili cezalar yine TCK kapsamında düzen bulmaktadır. Dolandırıcılık suçunun niteliğine göre mahkeme tarafından karara bağlanacak olan cezalar değişiklik gösterebilmektedir. Dolandırıcılık suçuna ilişkin TC kanunların da hapis cezası ve adli para cezası uygulanması ön görülmektedir.

Dolandırıcılık Suçu

Dolandırıcılık suçu failin yanıltıcı ve hileli davranışlarda bulunarak bir kimseyi aldatması sonucu suçun mağdurunun veya başka bir kimsenin zararına olarak kendisine ya da başka bir kimseye yarar sağlaması ile gerçekleşmektedir. Dolandırıcılık suçunun gerçekleşebilmesi için failin davranışı neticesinde haksız bir çıkarın sağlanmış olması gerekmektedir. Teşebbüs aşamasında kalmış bir dolandırıcılık suçundan söz edebilebilmesi için suçun hazırlık hareketlerininden çıkıp tamamlanmış olması gerekmekte ve haksız çıkar sağlama amacına yönelik icra hareketlerine başlanmış olması gerekmektedir.

Suçun Dolandırıcılık Davası Suçu Olarak Görülebilmesi İçin Gereken Şartlar!

Dolandırıcılık suçunda en önemli faktörlerden biride bu suçun kesin olarak dolandırıcılık olarak değerlendirilebilmesi gerekmektedir.

Dolandırıcılık suçunda dikkat edilen unsurlardan bir tanesi ana eylemin suç faili tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bazı durumlarda suçun failinin belli bir oranda katkı da bulunması dolandırıcılık suçu kapsamında değerlendirilmeye alınabilmektedir.

Dolandırıcılık suçunda diğer önemli noktada mağdur kalan bireylerin yararının engellenmesi durumunun söz konusu olmasıdır. Suçu işleyen kişinin davranışları ve aracılığı ile de suçun dolandırıcılık olup olmadığına karar verilebilmektedir

Dolandırıcılık Davası Şartları, Dolandırıcılık Davası Nasıl Açılır?

Dolnadırıcılık davasının açılabilmesi için dava şartlarının oluşması gerekmektedir. Dolandırıcılık davası açmak için kanunda belirtilen şekilde dolandırıcılık suçunun ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Dolandırıcılık suçunun şartlarının oluşması halinde yargıda dolandırıcılık davası açılabilmektedir. Peki dolandırıcılık davası nasıl açılır?, şartları nelerdir?

  • Fail tarafından helile fiilerin oluşması ve icra edilmiş olması gerekmektedir
  • Hileli ve kandırmaya yönelik suçların mağdur üzerinden belirli oranda etkisi bulunması gerekmektedir
  • Fail tarafından gerçekleştirilen dolandırıcılık suçunun herhangi bir kimseyi aldatıcı nitelikte olması gerekmektedir.
  • Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için mağdur kimsenin veya kişilerin zararına ve failin kendisi veya başkası adına yarar sağlması yani haksız kazanç elde etmesi gerekmektedir.
  • Zor veya tehlikeli durumlar altında olan kişilerin bu hallerinden yararlanılması durumu
  • Hileli davranışlarla aldatma ve yarar sağlama durumu
  • Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılmasıyla gerçekleşen unsurlar
  • Sigorta bedelini alma amacıyla oluşabilecek unsurlar
  • Kamu, meslek, parti, vakıf vb. kurumların kullanılmasıyla kişileri dolandırmak
  • Dini inanç ve duyguların istismar edilmesi durumu
  • Algı yeteneğinin zayıflığından yararlanma durumu
  • Basın ve yayın araçlarının avantajından yararlanılması durumu

Gibi durumlarda dolandırıcılık suçu ortaya çıkabilmektedir. Söz konusu dolandırıcılık suçunun ortaya çıkmasının ardından savcılık tarafından kamu davası açılabilmektedir. Şikayete bağlı olarak da suçun yargıya taşınması mümkün kılınmaktadır. Dolandırıcılık davası suçu kapsamına ve niteliğine göre farklı cezalara tabi olabilmektedir.

Dolandırıcılık Davası Şikâyet Süreci Nasıl İşler?

Dolandırıcılık suçu, Türk hukuk sistemi içinde şikâyete bağlı olmayan suçlar arasında yer almaktadır. Dolandırıcılık suçunun savcılık tarafından resen öğrenilmesi veya suç ihbarı ile Cumhuriyet savcılığı tarafından soruşturma başlatılmaktadır. Yeterli şüphenin oluşması halinde kamu davası olarak suç yargıya intikal etmektedir. Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikayete bağlı olarak anlaşıması halinde mağdur açık bir şekilde şikayetinden vazgeçmediği takdirde yargılama devam edecektir.

Dolandırıcılık suçunun nitelikli olup olmadığının soruşturulmasıyla suç için ön görülen cezalar da farklı yöntemler uygulanabilmektedir. Dolandırıcılık davaları birçok farklı konuda görülebilmekte ve gerçekleşebilmektedir. Günümüzde telefonla ve internetle yapılan dolandırıcılık faaliyetleri en çok görülen davlar arasında ilk sırada yer bulmaktadır. Dolandırıcılık suçunda öngörülen herhangi bir şikayet süresi bulunmamaktadır. Bu süreçten dolayı genel hükümler çerçevesinde dava zaman aşımı süreside dikkate alınarak en geç 8 yıl içinden şikayet hakkı kullanılımı ile savcılığa bildirilebilmektedir.

Dolandırıcılık Davası Suçunda Cezai Yaptırımlar Nelerdir?

Dolandırıcılık suçu TCK kapsamında madde 157’de düzenlenen temel şeklinin cezası 1 yıldan 5 yıla kadar hapis uygulaması ve 5000 güne kadar adli para cezası verilebilmektedir. Adli para cezasında alt sınır beş gün olarak ve en az yirmi ve en fazlada yüz Türk lirası olacak şekilde bir günlük belirlenebilmektedir.

Türk Ceza Kanunu içinde ye alan bazı suçlar, şikayete bağlı olmaksızın değerlendirme altına alınmaktadır. Eğer dolandırıcılık suçu herhangi bir alacağın kişiye teslim edilmesi halinde son buluyorsa, bu kovuşturmalar için şikayete bağlı suçlar denmektedir.

Bu suçların bazı cezai yaptırımları bulunmaktadır. TCK madde 158’de düzenlenen temel şekil 2 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası bu yaptırımları arasında yer alır. Bazı durumlarda para cezası ödendiği de olur. Madde 159 gereğinde yapılan düzenleme daha düşük cezayı gerektiren nitelikli hali şikayet üzerine 6 aydan 1 yıla kadar hapis ve adli para cezasdı verilebilmektedir.

Dolandırıcılık Suç Duyurusunda, Suça ilişkin ihbar veya şikayet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. Dolandırıcılık Suç Duyurusu, Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikayet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. İhbar veya şikayet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak da yapılabilir.

Dolandırıcılık suçu için görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Suçun nitelikli olması hali ile kanundaki düzenleme gereğince görevli mahkeme Ağır Ceza Mahkemesidir.

 

boşanma davası ücreti 2019 avukatdeniz

Boşanma Davası Ücreti 2020

Anlaşmalı Boşanma Davası Ücreti 

Anlaşmalı boşanma davası ücreti üzerine konuşmadan önce anlaşmalı boşanma davasından bahsetmek sizlere faydalı gelecektir. Anlaşmalı boşanma eşlerin boşanmanın doğuracağı hukuki sonuçlar üzerine ortak bir noktada anlaşarak boşandıkları dava türüdür. Bu boşanma davasında eşlerin Türk Medeni Kanunu (TMK)’nda belirlenen şartları gerçekleştirmiş olmaları gerekir.Eşler Anlaşmalı Boşanma Dilekçesi ile Anlaşmalı Boşanma Protokolü hazırlayarak dava açma hakkına sahiptirler. Anlaşmalı Boşanma Protokolü kişilerin hukuki sonuçlar üzerinde uzlaşmış oldukları konuları yazıya döktükleri yazıların bulunduğu belgedir. Tekrar belirtmek gerekirse TMK’da yer alan şartlar oluşmazsa örneğin evlilik birliği en az bir yılı geçmemiş ise anlaşmalı boşanma mümkün olmaz. Bahsedilen şartlar gerçekleşmişse yukarıda adı geçen belgeler ile anlaşmalı boşanma davası rahatlıkla açılabilmektedir.

Anlaşmalı boşanma davası ücretleri çekişmeli boşanma davası ücretiyle farklılık gösterebilmektedir. Bu fark hukuki prosedürlerin anlaşmalı boşanma davasında daha az olmasından kaynaklanmaktadır. Anlaşmalı boşanma davasında ispat etme gibi durumların gerekli olmaması uzun araştırmaların bilirkişinin ve tanık dinletmenin gerekmemesi gibi faktörler dava ücretinin daha az olmasına etki etmektedir. Bütün bunlar hukuki süreci kısaltmaktadır dolayısıyla dava ücretleri de daha az duruma gelecektir. Bu noktada davanın hızlı ve prosedürlere uygun ilerlemesi açısından uzman bir boşanma avukatıyla çalışılması daha faydalı ve hızlı etkiler verebilmektedir. Her ne kadar kişiler davayı bireysel olarak açarak daha uyguna mal edebileceğini düşünselerde tazminat nafaka vb. durumların söz konusu olduğunu unutmamak gerekmektedir. Boşanma süreci uzman bir avukatla ilerlemez ise kişiler avukatlık ücretinden daha fazlasına katlanmak zorunda kalmaktadırlar.

Anlaşmalı boşanma davası ücreti yukarıda da anlattığımız unsurlara göre değişiklik gösterebilmektedir. Ancak şunu da belirtmemizde fayda var İstanbul Barosu’nun 2020 yılı için önerdiği ücret 7500TL’dır. Bu ücretin tamamen tavsiye niteliğinde olduğunu unutmamanız gerekir. Anlaşmalı boşanma davası ücretleri hukuk bürolarına göre ücret konusunda farklılıklar gösterebilmektedir.

Çekişmeli Boşanma Davası Ücreti 

Çekişmeli boşanma davası ücreti anlaşmalı boşanma davasından daha fazla olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu durumun nedenlerinden bahsetmemiz gerekirse çekişmeli boşanma davalarında genel olarak istenmekte olan bazı teknik deliller mevcuttur bunlar; tanık dinlenmesini bilirkişi raporları kusur tespitleri bazı ispatları delilleri ve incelemelerdir. Ayrıca çekilmeli boşanma davası elbette diğer davalara göre biraz daha uzun sürmektedir.Ayrıca çekişmeli boşanma davalarında uzman bir avukat seçenekten çok gereklilik haline gelmektedir. Bu da dava ücretlerinin üstünde birde çalıştığınız avukatın ücreti eklenmektedir.

Çekişmeli boşanma davası ücreti yukarıda sayılan unsurlar ile belirleneceği için kesin bir fiyat verilememektedir. Unutmamanız gereken konudan biri ise birlikte çalışacağınız avukatın ücretleri de somut olaya göre değişkenlik gösterecektir. Avukatın uzmanlığı ve tecrübesi davaların hızlı ve kesin sonuç alınabilmesi açısından önem arz etmekle beraber ücreti de arttırabilir veya azaltabilir. Ancak çekişmeli boşanma davaları karmaşık davalar olduğu için avukat olmadan yürütülmesi davanın seyrini ve etkisini kesinlikle düşürecektir. İyi ve tecrübeli bir avukat ile çalışmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.

Çekişmeli boşanma davası ücreti İstanbul Barosu tarafından 7500 Türk lirası olarak Tekrar belirtmek gerekir ki bu ücret tavsiye niteliğinde olduğunda davadan davaya farklılıklar gösterebilecektir.

Boşanma Davası Masrafları ve Boşanma Davası Ücretleri Ne Kadar? 

Boşanma davası açmak için yatırılması gereken harç 2020 yılı itibariyle 35,90Türk lirasıdır. Bununla beraber mahkeme veznesine yargılama giderlerinin de yatırılması gereklidir.

Boşanma davası masrafları bahsedilen sebeplerden dolayı kesin olarak belli olmaz. Somut olaya göre değişkenlik gösterebilir. Dava dilekçesi verilirken harç ile birlikte Aile Mahkemesi tarafından hesaplanmış olan yargılama giderleri de ödenen diğer bir giderdir. Bunların yanında eğer bir avukat ile anlaşılmış ise avukatlık ücreti de boşanma davası ücreti kapsamına giriyor.

Boşanma Davası Ücretini Kim Öder?

Boşanma davası ücreti yatırılması gereken harç ve yargılama giderlerini içermektedir. Boşanma davası ücretini kim öder sorusu boşanmak isteyen kişilerin merak ettiği soruların en başında gelmektedir.

Boşanma davası masrafı davanın anlaşmalı ya da çekişmeli olmasına göre değişkenlik gösterebilir. Bilindiği üzere anlaşmalı boşanma her iki tarafında ortak bir noktada anlaşmaları ile gerçekleşmektedir. Bu sebeple boşanma davası ücretide ortak olarak paylaşılarak ödenmektedir. Ancak tarafların anlaşmaları halinde eşlerden birinin ücreti üstlenmesi de olabilmektedir.

Çekişmeli boşanma davalarında ise dava ücreti davayı açan eş yani davacı tarafından ödemesi gerekir. Kişiler avukatla anlaşmış ise avukatlık ücreti de kendi bütçelerinden karşılanmalıdır. Fakat boşanmak isteyen eşlerin maddi durumlarının dava ücretlerini karşılayamaması durumunda adli yardıma başvurma hakları mevcut olmaktadır.Adli yardım yolu ile kişiler harç ve yargılama giderlerini ödemekten kurtululacaklardır.Ayrıca talep etmeleri halinde baro tarafından kendilerine ücretsiz olarak avukat hizmetide tahsis edilebilmektedir. Sıkça sorulan boşanma davası ücretini kim öder sorusuna da böylelikle bilgi getirmiş bulunuyoruz.

Boşanma Davası Avukatlık Ücretleri Nasıl Belirlenir?

Boşanma davası avukatlık ücretleri de boşanmak isteyen eşler tarafından en çok merak edilen konuların başındadır. Boşanma davalarında avukat ile çalışmak bir zorunluluk durumunda değildir.Ancak bir avukat ile çalışılması davanın hızlı etki alması ve kesin sonuçlarla bitmesi anlamına gelmektedir.Ayrıca belirtmek isteriz çekişmeli boşanma davalarında anlaşmalı boşanmaya oranla avukat daha fazla iş almaktadır. 

Çekişmeli boşanma davaları daha karmaşık ve zorlu bir süreçtir. Bu noktada anlaşmak için görüşeceğiniz avukat ile davanın ayrıntılarını konuştuktan sonra belirlenecek ücret birtakım unsurlardan etkilenebilir.Dava masrafları davanın konusu danışanın sahip olduğu mal varlığı gibi unsurlar en başta bu durumu etkilemektedir. 

Çekişmeli boşanma davalarında avukatlar boşanma dilekçesi ve cevap dilekçesini hazırlayarak karşı tarafın avukatı ile müzakere eder, davanın mahkemeye taşınması halinde duruşmaya hazırlanır yasal işlemleri yürütmenin yanı sıra bilgi toplanmalıdır. Davanın uzaması ve araya giren masrafların artması gibi durumlar ise ücretin artmasına sebep olabilmektedir.

Boşanma davası avukatlık ücretleri hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahip olmak isterseniz iletişim sayfamızdan bize ulaşarak büromuzdan randevu alabilirsiniz. 

Boşanma Davası Ücreti 2020

Boşanma davası ücreti 2020, somut olaya göre davadan davaya farklılık gösterecektir dedik. Bu durumda 2020 yılı için kesin bir ücretlendirme yapmamız mümkün değildir. Ayrıca şehirden şehre ücretin değişiklik göstereceğini ve  her baronun kendi ücretini belirlediğini söyleyebiliriz. Boşanma davası ücreti 2020 ile alakalı boşanma avukatına tıklayarak görüşebilirsiniz.

İstanbul Barosunun açıkladığı boşanma davası ücretleri şunlardır.

Anlaşmalı Boşanma Davası Ücreti 2020: 5.200,00 Türk Lirası
Çekişmeli Boşanma Davası Ücreti 2020: 7.500,00 Türk Lirası
Çekişmeli ve maddi manevi tazminat istemli Boşanma Davası Ücreti: 7.500,00 Türk Lirası ’den az olmamak üzere dava değerinin %15’i
Nafaka Davası Ücreti: 4.900,00 Türk Lirası